tek gecelik İstanbul ..

giz tarafından September 17, 2008 tarihinde deneme kategorisinde gönderilmiştir.
Şimdi Yorumla »

Pencereden bakislar, kalorifer peteklerindeki tozlara bakip, hayati kirletenlere karsi duyulan kin..

Karanlığın çöktüğü dar, yıkıntı sokaklarından birinde iki beden, sessizlik güneşin batışı gibi ağır ve şuursuz, sonra o martılar, Kadıköy rıhtımını hayali cennete çeviren kanatlı melekler. Denizin uçsuz bucaksız tapılası bakışları arasında karanlık sokağa belirsizce dalan silik iki benden, sağlı sollu sıralı oteller arasında en güvenilir olanı mı yoksa en ucuzu mu seçimine hakkı olmayan iki beden. Korkak bir o kadar yorgun olan iki yüz, birbirlerinin gözlerine bakabilme cesaretini bile bulamıyorlar yol nasıl ve nereye giderse öyle gitmek yalnızca.. Sıradan ve olağan bir hikayenin son satırlarında olan iki kadın, gözlerinde sokak lambalarının dahi aydınlatmaya yetmediği bir karanlık. Üşüdükleri için mi titriyorlar yoksa sade titremek adına mı belirsiz, tıpkı kim olduklarının kime ait olduklarının belirsizliği gibi. Bir tek denizin göz kırpışlarına karşılık veren bakışlar ve birinin uzun diğerinin kısa olan ıslak saçları, onlara ait ve onlardan ait olan tek iz, geceye dönüşen.. Birinin ayakkabısı yırtılır gibi oluyor, çıkarıp eline alıyor ikisini de, yalın ayak yürüyor daha çok canını yakmak istercesine. Usulca suya düşen iki genç kadın, yalın ayak, çıplak, şuursuz .. En güvensiz ve en ucuz olanın da alıyorlar soluğu, otel görevlilerinin bakışları arasında ıslak saçlarını saklamaya çalışan küçük kadın boş oda olup olmadığını soruyor. Karşısında pişkin bir sırıtış, içinden geçirdiği tüm kötü düşünceleri gözlerine yansıtan bir adam “olmaz mı” diye cevap veriyor. Islak ve karanlık sokakta yalın ayak yürümeye cesareti olan küçük kadın otelin merdivenlerinde ayakkabılarını giymiş oluyor, sırasıyla merdivenleri sayıyor içinden “geldik” sesine dek hiç düş kurmuyor. Geldikleri yer 404. oda oluyor, kapı açılıyor dilek tutarcasına bir kapı, Aralığın soğuk gecesinde bir dilek. Anahtarlara alışamayan iki beden, kapıları kitlemeyi hiç bilmeyen iki çalıntı ruh, dalıyorlar odanın aydın karanlığına kararlı-kararsız.

Dört duvarla kaplı olan bu oda sokaktan farksız, kaldırıma benziyor yataklar televizyon sokağın yalancı aynası, perdeler hayatın anlamsız olan ama zorunlu kuralı. Yatağa uzanmak kaldırımlara uzanmak kadar özgür durmuyor duvarların arasında, peteklerin üzerindeki tozlar hayatı kirletenlere karşı daha bir temiz duruyor, daha bir titreme geliyor küçük kadına. Bu illüzyon içinde büyüdüğünü hissediyor, gelişip serpiliyor sanki, göğüsleri büyoyor, geçirdiği her kanama döngüsü ona hiç iğrenç gelmiyor anda. Bir birlerinin gözlerine daha bir rahat bakıyorlar, ellerini uzatıyor sakince fazlasıyla yavaş bu sahne. Titremeler yavaş yavaş sakinleşiyor, korkuda korkar oluyor bu sahnede, epeyidir hayal yoktu diyor kısa saçlı olan. Karanlığın ayrıntısında ufak bir tebessüm değiyor gözlerine uzun saçlı kadının, gözlerim açık uyuyabilsem diyor kendi kendine uzun zamandır kapalı gözlerim, alışmak istemiyorum hiç bir haline bu hayatın..

Uzanıyor kısa saçlı kadın, gelecek mi diye düşünürken yanında mutlaka beni de getirmeli diyor alıntı bir serzenişle, gözleri Üsküdar’a yol alıyor ve yine karanlık bir sokak.. Hızla uzaklaşan bir adam, uzaklaştıkça içine sürüklenen,..günah şehrinin ışıkları altında tüm kurallarını yerle bir eden bir-adam .. Hızlı ama emin olmayan adımlarla yaklaştı, bir kaç santimlik mesafe arasında yol boyu her halini izlemeye başlamıştı, saçlarını boynunu en çok ellerini, bedenini kavrayabileceğine pek ihtimal vermediği elleri. Geçmişten bir esinti gibi, bir yerlerde yine böylesi bir ürpertiyle karşılaşmış ama nerede nasıl kestiremiyor, tanımsız bir huzurla hiç farketmediği bir döngü içerisinde geçmişi unutuyor, ustaca. Başka bir odanın aynı duvarları arasında ellerinin geliş-gidişlerini izlemeye devam ediyor, bakışlarını yakalamaya çalışmıyor bu defa aksine parmaklarını yakalıyor izlerinde soluk alıyormuşcasına. Oyunun kurallarına göre hareket etmek için değil kuralsızlığı yaratmak için göz kapaklarını özümsüyor önce, kapandıkça açılan bir kapı gibi yol alıyor içine, en gizine.. Tutuştuğundan olsa gerek tuttuğu her cisim canlanıyor gözünde, bir kadeh şarapta, yanan mumun ekseninde, ve dumanıyla sarsılan esrarlı dokunuşlar arasında öyle gidip geliyor gelip gidiyor ..

Siyah bir kombinezonla uzanıyor siyah örtülü koltuğun üzerine, olağan şeklini alıyor ancak sanki olağan dışıymış gibi şaşırtıyor, beklentilerin üzerinde bir performans olsa gerek büyülüyor genç adamı. Hayranlıkla izletiyor kendini, nasıl dokunacağını bilemeyen genç adamla ustaca oynuyor, masum bir meleği mi oynamalı yoksa şeytanı mı bilemiyor dumanın yükselişi gibi dağılıyor odaya ya da geceye .. Sıkıldığını iddia ediyor ve uzanıyor yüz üstü yatağın köşesine, o an masum melekten eser kalmıyor yüzünde. Mızıkçı edasında dokunmadan çekiyor adamı kendine, ensesindeki ıslaklığı beklerken ki bu bekleyiş alışkanlıkların en yalın yansımasıdır, ıslaklığı kalçalarında hissediyor ilkin. Gıdıklandığını sona yaklaştığını hissediyor, bedeninin değil ruhunun, hiç hissetmediği bir duygu, ruhu ilk defa ön sevişme yaşıyor.

İşte tam burada diğer tüm ayrıntılar önemsizdir, esas kısım anlam yüklemeye gerek duymadığımız ürperti, sadece bu evet garip gelebilir ama bu, gerçekten kaçmanın hiçbir anlamı yok öyle değil mi? Bu bir çiçekte olabilir bir tatlı da, neden çiçek neden tatlı değil neden o neden sen.. eğer çiçekse mutlaka papatya olmalı, sadece bir ayrıntı, özele.. Sonra derin bir uyku, huzura yol alan ve evet kesinlikle sevgi sonunu düşünmeyeceğin bir sevgi. Bu günle yaşayan ve hızla büyüyen, yarına bel bağlamayan düne hiç bakmayan.

Bir parçasını saklıyor gibi, gecenin her anında soyutlanan bir parça tıpkı önce sevişip sonra konuşmak gibi evet tam da bu, önce seviştiler sonra konuştular ..

sallanan tülün arkasında olan bitenden habersizce izliyor kendini ve geceyi. Hiç bu kadar yalnız olduğunu hissetmemişti, payına düşen ona fazlasıyla ağır geliyordu. Uzun saçlarını hızla kuruladıktan sonra sırtını yatağa vererek yere oturdu, paketteki ilk sigarayı son kalan kibritle yaktı şimdi geriye sadece on dokuzluk nefes kalmıştı. Sokağın sesi buğulu biçimde pencereden süzülüyor, ağır biçimde dudaklarının arasında sigarayla oyun oynuyor bir yandan da ayaklarını okuşuyor fakat hala üşüyordu. Aklını bir anda perdelere sürükledi, bir iki kelimeye bakıyordu seyrin alt-üst oluşu ancak o bunu yapmadı, suskunluğuyla çığlıklarına devam etti merakını yenemedi ve döküldü..

U. saçlı : Gene hangi saatin sarkacında asılı kaldın?
K. saçlı : mum, şarap ve hayali bir
U. saçlı : adam !

Kahkahaları sokaktan duyuluyor adeta, birbirlerine bakarak tekrar tekrar bir o yana bir bu yana devrilip yeniden gülüyorlar.

K. saçlı : Neden hep böyle olmak zorunda, neden hep bir yerde çakışmak zorundayız hani bilmesem tek yumurta ikiziyiz diyeceğim ama yok sen sarışınsın, bok bir sarışın. ( gülmekten son kelimeler tam anlaşılmıyor ama o anlıyor)
U. saçlı : Birincisi o bok değil ot ikincisi biz ruh ikiziyiz, çalıntı iki ruh ta diyebilirsin buna ayrıca mum ve şarap varsa bir de beyinsiz adam olmak zorunda, kural böyle hatun.
K. saçlı : Ne yani ben beyinsizlerimi düşlüyorum?
U. saçlı : Senin suçun değil, ortalık böyle tiplerle dolu ayrıca evet salaksın senin antenlerin de hep böylelerine açık oluyor!
K. saçlı : Bok karı, ne bilirsin ki sen, adam beyinsiz ama bir sor neden bir beyinsizle diye ..
U. saçlı : söyle hatun, neden?
(yatağın üzerinde doğrularak sesini yükseltiyor)
K. saçlı : Cevabı olsaydı hayali olmazdı, ben senin gibi neden sevdiğimi neden aşık olduğumu neden yattığımı neden yuttuğumu bilmiyorum ve bilmediğim için aşkın o büyüleyici gizin de takılıyorum.
U. saçlı : Bağırmayı kes, evet o yüzden sürekli zırlıyor, içiyor ve bir taraflarını kesiyorsun değil mi? Ben almayayım canım, cevaplarımla mutluyum ve başkasına verince aldatmak oluyorsa bundan da zevk alıyorum, tüm erkekler aldatılmayı hak eder. Piçin değeri diyoruz buna, kural böyle.
K. saçlı : Kurallarınızın canı cehenneme..
U. saçlı : Her zaman ..

Çantayı aralıyor, yıpranış küçük poşet içerisinden aspirine benzer iki hap ve esrar çıkarıyor, sarışından anlaşılıyor ilk olmadığı. Köpek öldüren (ucuz şarap ya da ağırlıklı sirke) eşliğinde önce aspirinleri (!) alıyorlar, büyük bir sorun oluşuyor sigarayı yakacak ateş yok. Çantaları pantolon ceplerini didik didik ediyorlar ama yok, gecenin fitilini çekecek olan ateş yok.

K. saçlı : Bana hiç bakma.

Söylenerek kazağını giyiyor kapıya doğru ilerlerken söylentiler yükseliyor böylece küfürler anlaşılır hale geliyor, merdivenlerden inerek resepsiyona varıyor. Girişteki bakışları unutmadığından olsa gerek her hangi bir ters durumda nasıl davranacağı noktasında kendini örgütlüyor. Baş dik, göğüs dışarıda artık hazır

- Çakmağımız yok ve saat epeyice geç, bu saatte büfe bulmak pek tekin değil acaba ödünç olarak bir çakmak ya da kibrit alabilirmiyiz. Sigara için! ( tonlamasıyla altını çiziyor )
- Ödünç ne kelime, hediyem olsun.

Elini uzatırken tereddütte, görevli ucube eline dokunmak için sabırsız ama büyük hayal kırıklığı. İki parmağının ucuyla hiç dokunmadan çakmağı aldı ve son teşekkür, isteksiz ama kural ! Hızla merdivenlere yöneliyor içinden sayısız küfürle, kapıyı açıp giriyor.

K. saçlı : Sen misin, görevliyi bekliyordum oysa.
U. saçlı : İstiyorsan çağırayım o da bunu bekliyor zaten, eminim iyi bir muameleyle karşılaşırız hatta paramızı bile geri verebilir.
K. saçlı : Sen varken üste para ister bence.
U. saçlı : Uzatma yak artık sıkıldım çok sıradanlaştık özümüze dönelim sen de beyinsizine geri dön.
K. saçlı : Hayır kalıyorum.
U. saçlı : Ne o erken mi geldi?!?!

Kahkaha bir kez daha uğruyor odaya, bu kez hiç gitmemecesine çünkü aspirin damarlarda tangoya başlamış oluyor. Yabancı bir odanın tanıdık duvarları arasında yeniden dumana boğuluyorlar, derin bir nefes ve yine ve tekrar, dibini görene dek diyorlar bu oyunda. Sızdıkları an dipte oluyorlar kendilerince, başka türlüsü tatmin etmiyordu bedenlerini, ruhlarını ve düşlerini. Yasaklı elmayı ısırıyorlardı ve ceza üstüne caza yağıyor gök yüzünden hiç sevilmiyorlardı, şeytanla anlaşmaya oturuyorlardı adeta. Bulut diyor biri ötekine, bulutlar-güneş-karanlık ve aşk evet aşk kuytularında sızdığımız aşk. Anahtar deliğine sıkıştırdıkları o küçük hayatta mutlu mesut uçmanın tadına varıyorlar, el ele ama göz göze değil. Tüm eşyalar yerinden oynuyor, yatak raks ediyor geceye paralel, perdeler yok oluyor kapılar kilitsiz işte istedikleri yaşamdalar, hiç bir kural yok. Beyinsiz adamlar da yok, hatta adam yok sadece ikisi, iki kalpsiz iki çıplak çalıntı ruh, saflık ve temizlik dediklerine inat daha bir kirli daha bir karmaşık…


kiralık..

giz tarafından September 17, 2008 tarihinde deneme kategorisinde gönderilmiştir.
Şimdi Yorumla »

Sahte bir geceye ev sahipliği ettiniz mi hiç? Oysa biliniyordu tüm olanlar, dünyanın en temiz insanı bile olsanız, en dürüstünü bile oynasanız geçecektiniz sahte bir o kadar yırtık gecelerden. Ne zaman böyle olsa sonunda yine yeniden tek başına kalacaktınız, ne karanlığın ucundaki ışık süzmesi ne teninize yakıştırdığınız, yalnız siz ..

Hepimizi korkutur bu düzlemler, hepimiz sonunu bildiğimiz bu oyunda yapayalnız korkulara kapılırız, sarhoşken ve yalnızken aynaya bakamamak gibi birşeydir bu, kendimizden yetilerimizden korkarız. Bu işin bir yerlerde son bulacağını bile bile büyük antla içeriz, pencerenin hemen köşesinden geçer yenileri, sen farketmezsin, geçmişsindir birinin boş kadehinden ama farketmezsin. Geriye bir iki dudak izi kalmıştır bardağın ucunda, içten parçalanan, yok eden bir şeyleri, birilerini.. sonsuzlaştıran.. En büyük izleri dudakların ve ellerin almıştır, yıkansan da hayatın boş ve siyah yağmurlarında silinmeyecektir. Ne yalnızlığına saplamışsındır onu ne göğsüne ne beynine, ayak bileklerine bağlamışsındır suretini, adımların yolunu kolay bulabilsin diye.. Unutmamışsındır azalışlarını, kah sürüklenmişsindir kah sürüklemişsindir derinlerden bir yerlere, adınla yıkanıp adınla kirlenmişsindir ve mutlaka unutmuşsundur gelecekteki soluklarını. Sahte bir geceye ev sahipliği etmişsindir ve saklamışsındır en gizine..

Duysa gerçeğe düşmeyecekti belki gece, yabancı bir soluk duyacaktı ve asla pişman olmayacaktı gurursuzluğu, duysa adımlarınız anlamlaşır mıydı bilnmez, bilinen tek bir şey vardır ki o da çocukluğumuz..

korkak, cesur, siyah, kırmızı ..

uyandık biz o rüyadan, otel odası bir başkasına kiralandığı an ruhlarımızı da kiralamış olduk, kimsenin erişemeyeceği bir fiyatla ..


“aslında her hikaye bir aşk hikayesidir”

baran tarafından March 31, 2008 tarihinde deneme kategorisinde gönderilmiştir.
Şimdi Yorumla »

“aslında her hikaye bir aşk hikayesidir.”

neler yaşadık onun için, neler gördük, neler sindirdik. zaman geçti zaman geçti aynı yere geldik. her şey farklıydı ama aynıydı. ama umut sabitti. o, işkenceyi, ölümü, sonları, başları, her şeyi gizlice kendi elleriyle yetiştiren umut vardı, onu hayırlıyor musun. sinsice sana yaklaşır, kafanın içine yerleşir oraya atölyesini kurar ve çalışmaya başlar. geleceği kurmaya başlar. garip bir zevk anlayışı vardır umudun. seni önceleri huzurlu yapar, mutlu yapar ve senin hayatla haşır neşir olmanı sağlar; sen hayatla ilişkiye girdikçe onunla seviştikçe düşme ve yok olma ihtimalin artar ( aslında yok olma diyemeyiz burada çünkü o, bu durumda iyi bir duruma tekabül ederdi; daha çok, kaybolma diyebiliriz). ve sonunda senin elinde kalanın de ne olacağı ve onunla yapacağının ne olacağı aşikardır..

Yazının geri kalanını oku »


gidersen..

giz tarafından March 8, 2008 tarihinde şiir kategorisinde gönderilmiştir.
Şimdi Yorumla »

uyuşuk

zifiri karanlık, görmez gözlerim
toprağın en sancılı anında..
mevsimsiz düştü ellerim

“bir düş ol gir koynuma
kimsin diye sormam, nerden geldin bilirim”

şimdilerde terkedilmiş bir kentin
öksüz kalmış feryadı,
haykırışları çınlıyor sokaklarımda

gidersen haramdır umutsuz İstanbul
sokaklar sus-pus
sahiller küskün, şarapsız..

gidersen aralıksız ağlamak düşer bahçeme
yağmurlar uğramaz olur

olaki vazgeçerim bu şehirden ve senden
kendimden vazgeçmek olur bu

gitme diyorum-sesim bana çarpıyor, düşüyorum
gidersen uçurumlar kalır geriye, sırasıyla yıkımlar
sonra ben, yasaklı oyunlar ve ben..

olaki gidersen, üşürüm, baharın en kavurucu gününde üşürüm
saçlarım dökülür önce ve parmak uçlarım
bıraktığın gibi kalır mıyım, vurmaz mı beni bu şehir

dur diyorum,

anlattıkça azalan anlamım
dur diyorum..yıkılır bu kent..


ayrıntısında giz-li

giz tarafından March 4, 2008 tarihinde yazar inceleme kategorisinde gönderilmiştir.
Şimdi Yorumla »

 

 

Bende çok isterdim “her şey bir yaz gecesi başladı” diyerek anlatmayı ama maalesef hayat herkese aynı cepheden yaklaşmıyor, onunki güzel bir yaz gecesinde benimkiyse soğuk bir kış gecesinde başlamıştı, ‘sade güzel olan kelimeler’ de değildi aslında o kadar farklıydı ki sade güzel olan cinselliksizlikti galiba. Alelacele terk etmek durumunda kaldığımız o kafeden çıkışımızı hatırlıyorum da, bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur sevişmek farzmış gibi fütursuzca çevre bakışları görmeyerek  yağmurun dibini görmek amacıyla. En çok buydu hoşuna giden ya da tam olarak hatırlayamıyorum, soluksuz bir yolculuk anıdır o ve genelde tek başına. En sevdiğin anın karesini yakalayabilmek ve aynı tadı kondurabilmek damağına, kendime dair ne varsa vazgeçmişimdir o vakit her şey sana her adım sana, her bakış, utangaç herhangi bir dokunuş. Oysa bu zamanlarda her hangi birine aşık olmak gibi bir hedef amaç biçmemiştim, mümkün olduğunca kendimi uzak tuttuğum bu girdabın tam ortasında bulmak bedenimi ve bilincimi, şakağımda patlamaya hazır bir mermi gibi, hep tedirgin. Bir çok kadına kulak verdim bu zaman zarfında, hepsinin bir noktada ortaklaşan acıları mevcuttu farkımızın kendi içindeki çözümlenişini daha iyi anladım galiba. “Yaşamın gerçekte ne olduğunu görmek korku veriyor, her şeyi değiştirmek istediğinde nelerin olacağını düşünmek daha da fazla korku veriyor” bu endişe bir zamanlar bugünden çok uzun zaman öncesinde, çıkmaz sokağın köşesinde şirin bir evde yaşayan bir kadına aitti. Yaşamın korkutucu gerçeği dudaklarının kenarlarında çizgiler halinde gösteriyordu kendini, saçlarının her hareketi çırpınışlarını anlatmak ister gibiydi, dinlerken sadece gözlerine bakmak yetmez bir insanın, bir dudak bükülmesi bir el hareketi her şeye şahitmişçesine anlatabilirdi malumumuzu. Oyunu bozuyor her hareket, şayet bu bir oyunsa kuralsız olmalı diyorum beyaz bir koltukta, sınırları içerisinde dokunmak hepimize ihanettir, bir kıta seçmek istiyorum ve mümkün olduğunca her köşesinde asaletinle sevişmek ya da düzüşmek fark etmez, yeter ki sürtünsün bir şeyler kızarmadan. Utançlarından arınan bir kadına dokunmak kontum, en ilericisini bile korkuturken gerinin biraz ötesindeki asaletini ne hale sokacaktır kim bilir. Bir sokak kahvesinin önünde durup, zamanı bölmek için ve ne varsa paylaşmak için kaç defa çıldırasıya paraladım kendimi bilemiyorum, sokağın nabzını ölçmek adına bir aşağı bir yukarı kaç defa yol aldım onu da bilemiyorum. Üzerimize hesapsı giydirilenler arasında bir kadının en güvensiz olduğu dönem kuşkusuz regl dönemidir, bacaklarından süzülecek olan kandan utanan kaç kadın vardır bilir misin, bu önemsemenin bir kıstası değildir belki ama insan olduğunun bilincinde olup olmadığının kıstasıdır kuşkusuz. Beyaz koltuktayım yine, ve bacaklarımdaki kandan ne derece bulantı yaşayacaksın diyerek kendime eziyet ediyorum bir nevi. Bu inkar sade sana değil hepimize olacaktır çünkü, utanılacak bir dönemdir her kadın için ve mümkünse en sakin biçimde atlatmayı hedefler her edilgen. Tüm başlangıçların aynılaştığı bu çağ yangınında, en sevdiğim kitap mı önemli olan ayrıntı yoksa bacaklarımdaki lekeler mi? Tercihi ne hikmetse hep karşıdaki yapmaktadır, bu tarafın böyle bir lüksü yoktur, bana ait olanlara sen sana ait olanlara hepimiz.. Evet hepimiz, seninde böyle bir lüksün yok ne mutlu ki, elde olmayan nedenlerden ötürü bütününü parçalayarak azar azar dağıtmaktasın. Kalmasın diye bir diğerinde ötekinin ahı, sen hep düşünceli ve tabiri caizse hayır kurumu. Aslında hepsi birbirine benzeyen erkekler, birkaç ana başlıkta toplayabileceğimiz ve daha fazlasını isteyebilecek durumumuzun olmadığı erkekler. Kaçıyla farklılaşmışımdır ya da kaçıyla ötekileşmenin acizliğini yaşamışımdır anlatamam. İsimlerini bile hatırlayamadıklarım, bir özür borçlu muyum sizlere acaba, simasını unuttuğum aşk adamları, bu kadını hatırlayanınız var mı acaba? Yine gelip geçecek olan bir girdap burası, siması unutulur mu bilinmez ama gelecek olmadığı resmidir. Bir zaman almaz böylesi anlar insanlarda, ya anında olur ya da hiç, eğer işimiz hiçe kalmışsa ağlama vakti de çoktan geçmiş demektir. Cesur ve cüretkar gelebilirim, aslında görünenden daha derinlerde heybetli bir korkağı anlatmaktayım..


anne..

giz tarafından February 24, 2008 tarihinde deneme kategorisinde gönderilmiştir.
Şimdi Yorumla »

Tüm yansıyan maddeler yerle bir edildi bu gün, görev başarıyla yerine getirildi en ufak bir görüntü belirmedi duvarların ekseninde. Bir tuğla daha indireyim derken bir biri ardına dizili verdi her biri, bir sis bulutu veyahut ucu bulunamayan bir karanlık duvarlar konuşmuyor anne sonsuz bir sessizliğe gömülüyorum. Kolumdan mı tutarsın saçlarımdan mı sen karar ver ama tut anne, bir vakit babam kalırdı elime oda gelmez oldu artık. Tek cümle konuşsa da bu sessiz karanlıkta yalnız kalmaktan iyiydi, hani derler ya hiç yoktan iyidir, yani hiç olmayan var olan bir yokluktan daha iyidir bir nevi kötünün kötüsü anne. Şimdiki kötüden iyiydi yani, ne varsa iyilikten sevgiden yana paylaştık anne ama sevmedik dedi babam, elimize bir karanlık kalmış birde kuyruk sokumu acılarımız şimdi sen derin bir uykuda ben derin bir boşlukta. Hiçbir korku filmi bu denli ürkütmemiştir eminim, en çok kitaplarımı özler oldum anne hani altına çizikler attığım unutmamak için zulüm ettiğim kitaplarım, benim yerime özür diler misin anne. Özlediğimi de söyle, bu karanlığın sonu varsa onların elinden olacağını, çalınmışlıklarıyla yakılmışlıklarıyla aydınlandığını söyle anne. Tırnaklarım yok artık, hepsi duvarlarda asılı kaldı bu ne iştir ki konuşmuyor duvarlar anne, suda yok burada babamda, benim için anne benim için güneş topla bir tutam sonra salıver yine, bir çocuk doğmuştur o vakit iyilikten yana ne varsa beraberinde getirerek ona yolla anne, bizim için saklasın bizim için.. Aynalar, kırdıkça çoğalıyor burada, bakamıyorum ezeldendir güzellikte üstüne yok dediğin gözlerime, ihanet okuyorum anne her bakışta ayrı bir ihanet, kime kimlere yapıldığı belli belirsiz ihanetler. Bazı fesleğen kokar oluyor oda sanki yüzüme yüzüme çarpıyor, yerini papatyalara bırakmasını beklerken yok oluşunu izletiyor tecrübeli bir işkenceci edasında. Unutmadığım tek sesin, hıçkırıklara bırakıyor yerini sonra babam, köprüden geçti diyor yıktığım tüm köprüleri hatırlatmak niyeti, babam sevmiyor beni anne. Tüm dokunuşları bir tokat oluveriyor, hani eskiden olduğu gibi ama burada izler olmuyor anne. İyileşiyor beden kanıyor hala yürek, tuz basıyorum her defasında daha fazla kanatmak değil niyetim utanıyorum anne. Suyu özlüyorum, yıkanmak istiyorum artık yeterdir bunca yalnızlık ve ihanet, temizlenme vakti geldi yıkılsın duvarlar diyorum, sesim bir bana yetişebiliyorum anne. Duymuyorsun artık küçük kızını, kimse duymuyor artık yetinemiyorum anne, sesimi duyan var mı bile diyemiyorum artık. Çünkü bana çarpıyor tek sesim, tek-bir-hep bana çarpıyor üstüne titrediğim hiçbir bakış bu yana dönmüyor artık, tutuşuyorum anne duvarlarda konuşmuyor biliyor musun? Her dönemecinde tipiye tutulduğum aşkta yok artık, çamurlara gömülmüş ve yine duvarlar, açamıyorum artık, artık diyorum artık olmuşum anne, ağlayamıyorum, göz yaşlarım dudaklara inen o yolda kirlenmekten yorulmuş akmıyorlar artık.. Ekmek pişir güzel ellerinle anne, sonra bölüş her gördüğünle sakın düşme yanıma sakın düşme anne..

..duvarlar anne, konuşmuyorlar


mahkum..

giz tarafından February 23, 2008 tarihinde şiir kategorisinde gönderilmiştir.
Şimdi Yorumla »

 ..görünmeyen ranzam, yastığım
birtek beni acıtan prangalarım
birtek seni yakan sevdam
herşeyden vazgeçilebilinir
herşeye bir elveda yeter
ve unutulur herşey elbet
bendeki bu kalp
hani yaşamak için atan kalp
bir o unutmaz, elvedalara atmaz
yaşamışta sayılmaz şimdi
oysa gerekli olan herşey mevcut
hani kalp bile atmakta
ama işitmiyor, duymuyor
ve hatta görmüyor
ranzam, yastığım ve prangalarım dışında
gündüzle gece
biri olmadan diğeri eksik
aynılaşan biz gibi
ve ranzam..


godzilla..

giz tarafından February 17, 2008 tarihinde deneme kategorisinde gönderilmiştir.
Şimdi Yorumla »

Hava şartlarının sınırlarını zorladığı, günden güne değişen bir sıcak bir soğuk günlerin sonunda yörüngesini kaybeden insanlar arasında, aynı ritimle yürüyordu, bir farkla, nereye gittiğini bilmeyerek.Çeşitlilik arasında belki de en farklısını o temsil etmekteydi, yürümeye mecali yoktu fakat en hızlısı oydu İstanbul’un en gözde mekanında İstiklal’in bir köşesinde hızlı, yorgun, düşünceli yada en düşüncesiz adımlar ona aitti.Görkemli mağazaların ışıkları altında, her camın önünde etrafına çaktırmadan kaç defa yüzüne baktı ve kaç defa kendini tanımlayamadı biz bilemeyiz elbette ama en iyi o biliyordu, bu camlar uzunluğu ve genişliğiyle üzerinde parçalanıyordu.Elini cebine atar gibi oldu sadece yarımdan biraz daha az kalan sigara paketini bulabildi.Belki birde ufak bir fotoğraf teğet geçtiği.Bir sigara yakmak isterdi çakmağı olsaydı, yorgunluğundan olsa gerek eriniyordu birinden ateş almaya belki de ateş aldıkları aklına geliyordu, kor eden yüzler.Bunlarda yetmezmiş gibi yüzüne yüzüne çarpıyordu kar taneleri, elleri donma noktasında.Birkaç tinerciye rastladı, bir tenekenin içinde yanan ateşle düşlerini ısıtan birkaç kirli güzel yüz, artık sigara içebileceğinin farkındaydı üstelik kimsenin ateşine ihtiyaç duymadan.Aynı düzlemde oturdu sıcaklığın kenarına, paketini çıkardı içinden bir dal alarak ortaya koydu derin bir nefesle başlattı oyunu.Yüzündeki anlamlı anlamsız sıcaklık bir kez daha elini fotoğrafa yönlendirdi, derin bir dalış yaptı karenin tam orta yerine, artık donuk değildi gördükleri yine yeniden yaşıyordu unutmaya çalıştıklarını.Sigara paylaşımından olsa gerek kirli güzel yüzler şarap ikram eder, derin bir iç geçirir, “duman altı” saatlerin özlemiyle.Açık alanın en kötü yanıdır, duman havaya karışır ve yine keskin rüzgarlar.Her yudumda içi ısınır, korkularını hatırlayıp bir kahkaha başlatır ve buda oyunun en güzel şartlarındandır.Geçmişin, gecenin izleri ve şarap ve duman ve ateş ve biz korkak mahlukatlar, ne bokuma nefes alıyoruz diyerek derinden bir siktir çeker tüm dengesiz denklemlere.Sakladıklarını düşünür, inkarlarını, günahlarını, yalanlarını, sadakatsizliğini en çokta kendi bedenine ruhuna yaptıklarını.Pişmanlık bu gecenin hiçbir evresinde sokağına uğramaz, yine olsa yine yapar eminim.Bir bir hepsini kategorize etmeye çalışır ancak ateş aldığı adamların adlarını hatta yüzlerini bile hatırlayamadığından onları es geçer.Zaten hiçbir insanı böyle sıralamamak gerekir onun için, tıpkı başkalarının onu sıraladığı gibi, hayal kırıklıklarını bundan iyi bilir.Ne hikmetse o bu listenin ya hep bir numarasındadır yada hep diskalifiye tarafında, ortası yok.Ateşin hiç sönmemesi için hep uzaklardan çok uzaktan üflemek gerekir, o hep ateşin dibinde uyuya kalır taki kurulu saatin sesine dek.. tik-tak.Uyandığında hepsi birer düş oluverir ve mümkünse ateşten arta kalan küller, bir godzillaya aşık olduğunu ve istediği gibi onu süslediğini fark eder, sevmeyi sevmesinden olsa gerek Tanrı bir ağlamaklı olur herhal kulunun acizliğine duygulandığından.Tüm boyalar süzülür godzillanın avurtlarından, gerçekler düşer önüne ufak bir el hareketi yeter tüm geçmişi yerle bir etmeye.Fotoğraf şimdi ateşin tam ortasındadır, yandıkça alevler onu sarar, sardıkça ağlamak daha bir hırçın olur her daim dinmeye meyilli.Biri varsa aranızda, godzillalara karşı direnmeyi bilen acilen İstiklal’in en kuytu sokağına uğrasın hani şu mavi giyinimli sert bakışlı adamların olduğu sokak.Kahramanımız yada mağdurumuz adını siz koyun artık, kendisi orada ateşin başında ağlamaklı fotoğrafını yakmakta olacak.Bizden birazcık umut götürün birazda aşk susuzluğunu gidersin maksat..


tik-tak

giz tarafından February 16, 2008 tarihinde deneme kategorisinde gönderilmiştir.
Şimdi Yorumla »

Kurulu saatlerden hep nefret etmiştir, ya hep geç kalmıştır ya vaktinden çok erken ve her iki durumda aynı huysuzluktadır, bir telaş bir bekleyiş. Hep geceleri yanında olmuştur, sabahların hiç gelmemesi gereken o geceler  kurulu olanlara nefreti de bundandır, ya hep geç bırakır ona ya da vaktinden çok erken. Uyumakta kötümser, uyuyup yaşayamama acısı, uyanıp veda anlarının çekilmezliği ve hep gece hep duman hep bir ön sevişme. Çoğu aynılaşan sahneler, bir telefon anı sonra gelen taksi, taksici hep dertli anlatacak çok şeyi var oda anlatmak ister çekinir, anlamaması anlatamamasından daha beterdir bir yerde ve yolun sonu, her seferinde güvenliğe verilen ufak bir selam ve sanki her daim tanıyormuş gibi. Tüm zamanların en güzeli asansörde geçendir, dördüncü düğmeye basmak basmamak arasında gidip gelen o sancılı an. Aynaya doğru bir selam, ayna hep suskun son deminde kırılmak ister gibi, merdivenler ve bilindik basamak sayıları. Kapının sesi ve evet uykusuzluğun adresi, gözleri.. Nasılda güzel bakar kimse ondan iyi bilemez, öyle ürkek öyle masum ve kim bilir ki göz kapaklarının yorgunluğunu onun gibi öpmedikçe. Herkes bilsin diye acılarını öpmek gerekiyorsa o gönüllüdür, herkesin yerine öpüp anlatabilecek çocukluğa sahip. Yine de teğet geçmek gözlerini ve dudaklarını kurulu saatin safından veda etmek her ikisine en çokta ellerine. Bir gün kurulmadan uyanıp uykusuzluğundan bir fincan çay ve bir dilim sevgi getirmek ister yine beceremez, çay sonrası gitme vakti gelmiştir gibi saçma bir düşünceye kapılmasın diye uyuyor numarası yapar ve her daim yakalanır. Her buluşma sonrası düşünür ve en fazla değişen sevişme anları olmuştur, bir öncekinden ya daha şiddetli ya daha uzun ama sonuncusunda kısa süren sevişgenlikler.. Aslında kısa sürmemiştir ya, bizimkinin kuruntusu işte ya da aç gözlülüğü. Bir daha hiç dokunamayacak gibi her defasında daha fazlasını isteyen, her ter damlasında daha bir mutlanan hastalıklı bir tutku. Sırasını bilerek söylemek istediği birbirinden bağımsız alabildiğine özgür sayısını bilemediği kelimeler vardır, kaybetme korkusu kaplar tüm benliğini yutmak düşer yine sırasıyla. Kaçmasın diye dilinin ucundaki yutar her defasında dilinin geri kalanını, “yanar eli, dudağı” ve acıtır kapanmayan bir yara misali “sevipte söyleyemediği şarkılar” gibi. Gözünde beyninde içinde günden güne büyütür, olmadık roller biçer ve hep cesurdur karakter, sevmeyi sever sevilmeyeceğini bile bile. Üzerindeki her şeyi çıkarıp sıcak suyun altına bırakır bedenini bir tek onun kokusu hariç, hiçbir sabun silemez izlerini ve sonra yine o acı ses, kurulu saat hiç olmadığı kadar şiddetli çığırır. Uyanma vaktidir, derin bir uykusuzluğa yine derin bir dalış anı..avuçlarında kokusuyla.


istasyon..

giz tarafından February 10, 2008 tarihinde deneme kategorisinde gönderilmiştir.
2 Yorum »

“..senden sonra kaç adama yazılmıştır öyküler ve her biten mutlu sonun ardından kaç adam sana benzeşmiştir, bilmeden başka bedenlerde soluk almaya devam etmektesin..” Tren istasyonunda yabancı yüzler yabancı bakışlar ve bir düdük sesi, yabancı bir yolculuk. Senden uzak en uzak neresiyse bundan daha acılı olmaz diye ve başkalaşan öykülere yol almak adına, her gece tek başına sızmak için yürüyorum kör noktasına. Bilirim her başlangıç bir öncekinden daha sancılı bir doğumun müjdecisidir ve zaten zor olanda budur, yeni başlangıçlara korkak bakışlarım. Oysa bir öncekinden pekte farkın yoktur, oda aynını yapmıştır, tabutluklar arasında sömürmeye yüz tutmuştur aşk imitasyonunu.. Başım döner ve her başlangıç turunda ayrı bir serzenişle çiftleştiririm yasak korkuları, bir an düşer gibi olurum en dibi bile korkutmaz artık belki ufak bir tedirginlik kaplar benliği o da en fazla sensizlik olur.. Çekip gitmek hiçte zor değildir aslında, bir anlık terk ediş mevzusu beni kasmaz bilirim seniyse hiç kesmez. Bir meyhane köşesinde kadehin en dibine sürüklenme çabasıdır, ve yine tektir tek başına sızmanın yeni versiyonlarını türetme çabasındadır. Bir öncekinde sağa düşmüştüm şimdi sol olmalı, yere de yatabilirim gibi saçma yöntemler, sonra içine sızmak düşer aklımın ufak bir köşesine. Sonsuz bir sızış hatta hiç uyanmamacasına.. Farkındasın öyle değil mi, her cümle yalan kokuyor ne gitmek istiyor bu beden ne içine sızmak, en fazla dokunmak istiyor tekrar tekrar, evet arsızca belki ancak patolojik bir abaza olarak düşünebilirsin. Her daim yataktan, otobüsten ve yahut tuvaletten aç kalkan bir abaza.. Bu doyumsuzluk hazların en büyüğü, saatlerce süren gidip gelmelerin sonunda üzerimde aldığın yorgunluğunla kalman, ne kadar inkarı olsa da gerçeğe düşüyor gözlerin ve yoktur üstüne senin gerçeği yalana çevirmekte. Başka bedenlerden topladığım onlarca tecrübe karşında en aciz konumunu yaşıyor, sanki hiç el değmemiş gibi tüm vücudumu kaplıyor o ince zar.. ama hiç kan yok. Boşluğun ufak esintisi eşliğinde bir vagonda özlemek ve nefret arasında gidip gelen durumum, uykusuzluğumu camın köşesine bırakıyorum sensizliğiyse istasyonun en kuytusuna..